19/5/2006 - YARDIM EDEN YARDIM GÖRÜR
Irak-İran Savaşı sırasında, Irak'ta büyük bir açlık ve yoksulluk yaşanmaktadır. Genç bir kadın, Kerkük'te, bir taksi şoförüne gelerek Allah rızası için yardım etmesini ister. Günlerdir kendisinin ve çocuklarının aç olduğunu, artık tahammüllerinin kalmadığını, yardım edecek bir el bulamazsa, kötü yollara düşmekten korktuğunu söyler. Taksi şoförü de, fakir biridir. Kıt kanaat, kendisini ve ailesini geçindirmektedir. Aylardır çalışması sonunda taksisinin artık iyice eskiyen lastiklerini değiştirmek için bir miktar para biriktirmiştir. Kadının bu sızlanışı ve de "kötü yollara düşmekten korkuyorum" sözü karşısında dayanamaz. Lastikler için ayırdığı parayı "Allah Kerim" diyerek genç kadına verir. Kadın, "Allah ve Peygamber, senden razı olsun" diye dua ederek sevine sevine evine gider. Evden şoföre sık sık: __Lastikleri ne zaman değiştireceksin? diye sorarlar. O da bir bahane ile ev halkını oyalayıp durur. Bir yandan da ne yapacağını düşünür. Çünkü lastiklerin mutlaka değişmesi gerekmektedir. Bir gün kendisi evde yokken bir zat gelir. Bir lastikçi adresi bırakır. Bu adrese mutlaka uğramasını ister. Ev halkı bunu tabii karşılar. Çünkü lastik değiştirme konusu evde hergün konuşulan konudur. Şoför eve gelince, bir lastikçi tarafından arandığını öğrenir. Meraklanır, çünkü kendisinin bu konuda hiçbir teşebbüsü olmamıştır. Ertesi gün, lastikçiye uğrar. Lastikçi onu karşısında görür görmez, ağlayarak boynuna sarılır: __Kardeşim, sen ne iş yaptın Allah aşkına söyle. 3 gecedir rüyamda Allah Resûlünü görüyorum. Bana senin ismini ve adresini veriyor. Arabasının tüm lastiklerini ücretsiz değiştir, diye emrediyor. Sen, Allah Resûlünü hoşnud eden ne amel yaptın söyler misin? Şoför bu sözler karşısında çok duygulanır. O da anlatmaya başlar. Başından geçen olayı lastikçiye anlatır. Bu olay, darda ve zorda kalan birine yapılan yardımın Allah katında ne kadar makbûl bir davranış olduğunu gösteren yaşanmış bir olaydır. O makbûliyetin alâmeti de, lastik parasını, ihtiyaç sahibi kadına verip onu kötü yola düşmekten kurtaran şoförün yardımına, bizzat Allah Resûlünün yetişmesidir. AYDINLIKTAN KARANLIĞA DÖNÜŞ Almanya'daki Berlin Üniversitesinde uyukusuz geçen gecenin ardından sabahın erken saatlerinde ameliyata girdim. Amaleyittan çıkalı iki, üç saat olmuştu, fakat narkozun etkisi hala bedinme hakimdi. Arada bir nöbet yapıyor; üşüme ve terleme oluşuyordu. Uyumamak için direniyordum, fakat bir gece önceki uykusuzluk ve narkozun etkisiyle derin bir uykuya dalmışım. Sabah, bir elin üzerimdeki pikeyle açık olan ayaklarımı örttüğünü hissederek uyandım. Bu hemşireden başkası değildi; uyandığımı belirtmek için sağ elimi göğsümün üzerine koydum. Hemşire, yumuşak bir se tonuyla "günaydın" dedi, sonra sözlerine devam etti. Bir kaç kelimelik Almanca lisanına sahip olduğum için hemşirenin sözlerine cevap veremiyordum. Yanıma gelip beni oturacak konuma getirmek için yatağımın baş ucunu yükseltti. Ameliyattan o ana kadar sırtüstü yatmanın verdiği rahatsızlığı üzerimden atmak istercesine hafifçe gerindim. Kısa bir süre sonra doktorum gelip gözlerimdeki bandajı açacak diye düşünüyordum. Bu düşünce, bana tarifi imkansız bir heyecan verdi. O sırada, hemşire sol elime bir tas, sağ elime de diş fırçası verdi. Tasa doğru başımı eğdiğimde, ani bir hareketle başımı tuttu. Başımı eğmemin gözlerim açısından sakıncalı olduğunu anladım. Bir bardak su verip ağzımı çalkalamamı istedi. Hemşirenin gösterdiği bu yakın ilgi dikkatimi çekmişti, ama o an sadece doktorumun gözlerimdeki bandajları açtıktan sonra görüp, göremeyeceğimin heyecanı içindeydim. Hemşire, benim bu düşüncelerimden habersiz üzerimdeki ameliyat gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. Galiba beni muayeneye hazırlıyordu. Öylesine yumuşak hareket ediyordu ki, sanki beni incitmekten çekiniyor gibiydi. Bu davranışıyla ne kadar nezaket sahibi olduğunu ifade ediyordu. Pijamalarımı elime vereceğini beklerken, sıcak suyla sabunlanmış bir bezle sırtımı silmeğe başladı. Bana da bir bez vererek göğsümü ve kollarımı silmemi istedi. Göğsümü silerken; "Almanlar hastaların bakımıyla ne kadar yakından ilgileniyorlar. Bu ilgi kendi memleketimde de gösterilse ne iyi olur" dedim. Silinme ve kurulanma işlemi bitmişti. Bu kez ayağa kalkmam için elimden tuttu. Biran sendeledim, hemen koltukaltımdan destek olup beni sandalyeye oturttu. Bu arada, hemşirenin yatağımı düzelttiğini hissettim. Oysa benim memleketimde bu görev, hastabakıcılara aitti. Fakat, Almanya'daki hastanelerin hiç birinde hastabakıcı yokmuş, hastabakıcının görevini de hemşireler yaparmış. Beni tekrar yatağıma oturttuktan sonra, "görüşmek üzere" diyerek yanımdan ayrıldı. Kısa bir süre sonra elinde kahvaltı tablasıyla başka bir hemşire geldi; "günaydın Arslan" diyerek dizlerimin üzerine koyduğu tabladaki peynire, reçele, zeytine teker teker dokundurarak kahvaltı yapmamı istedi, ama ben kahvaltı değil biran önce doktorumun gelip gözlerimdeki bandajları açmasını istiyordum. Heyecandan olsa gerek, hiç iştahım yoktu. Hemşire ise; "lütfen yiyin Arslan" dedi. Elimle yemek istemediğimi işaret ettim. Hemşire yatağımın baş ucunu tekrar yatay konuma getirdi. Yattığım yerde kısa süre içinde tekrar göreceğimi hayal etmeye başladım, fakat zıt düşünceler beni evhamlandırdı. "Ya göremezsem!" İyi ve kötü yanıyla düşüncelerimle mücadele içindeyken, kapının açıldığını duydum. "Günaydın" diyen bu ses, doktorumdan başkasının değildi. Yanında konuşan birkaç değişik ses daha duydum. Bu doktorumun asistanları olmalıydı. Doktorum elimi sıkarak; "nasılsın Arslan?" diye sordu. Daha fazla bilgi edinmem öğleden sonra ziyaretime gelecek olan ağabeyime kalmıştı. Saatler ilerlemek bilmiyordu. Ağabeyim, saat 16:30 sularında geldi, ben hemen gidip doktorumla konuşup gözlerimin görüp, göremeyeceği konusunda bilgi edinmesini istedim. Ağabeyim, doktorumu görememiş, ama hemşireden gerekli bilgiyi almış. Ameliyatımın başarılı geçtiğini ve göreceğimi müjdelemiş. Ziyaret saatinin bitiminde ağabeyim gidince, sırtüstü kıpırdamadan yattığım yatağımda yine duygularımla başbaşa kalmıştım. Geceyi düşüncelerimle, heyecanımla savaşarak geçirdim. Çok şükür, nihayet doktorum geldi... Bandajlar açıldıktan sonra gözüme tutulan ışığa bakamayıp gözlerimi kapadım. Bu kez doktorum mavi bir ışık tuttu gözlerime ve bu mavi ışığa gözlerimi kısarak bakmamı istedi. Etrafa bakınırken, karşı duvardaki manzara resimli tabloyu gördüm. Çok heyecanlanmıştım. Yıllar sonra yeniden görüyordum... O anki kalp atışım bir kuşun kanat çırpmasından farksızdı. Yeşil gözlü, sarışın hemşire bana gülümseyerek bakmaktaydı. İçimden; "görmeyi ne kadar özlemişim" dedim... Oda arkadaşlarıma bakındım. Bana parmaklarımı saydırarak saati anlamamı sağlayan ak saçlı, nur yüzlü amcayı gördüm. Gözlerimin yeniden görmesine hepsi sevinmişlerdi. Ertesi sabah, kahvaltıyı yatağımda değil, köşedeki masada, oda arkadaşlarımla birlikte yaptım, daha sonra gelen pastayı iştahla yiyip, çayımı keyifle içtim. Yerimden kalkıp, pencereye doğru yürüdüm. Uzaklara baktıkça gözlerim kamaşıyor, gözlerimi bir kısıp, bir açıyordum. Hastanenin önünde iki yanı yeşillik olan bir anayol vardı. Kenarına arabalar park etmişti. Gelip geçen insanları, rengarenk giyimlerini, ayakkabılarını, çantalarını, uzaktaki villa tipi evleri, her şeyi her şeyi görüyor, bir film gibi seyrediyordum. Birdenbire yine zıt bir düşünce duygularımı esir aldı. Bu sevincim, acı haberin işareti olabilirdi. Geçirmiş olduğum ameliyat, karanlık günlerimin aydınlık devamı, ya da tekrar aydınlıktan karanlığa geçiş yolu muydu? Aman Allahım! Bir süre sonra duygularımı esir alan bu zıt düşüncelerden sıyrılmayı başardım. On sekiz yıl dünya ışığına kavuşmanın tadını çıkardım, fakat on sekiz yıl sonra aydınlıktan karanlığa tekrar geri döndüm. Yılmaz ARSLAN ÖZEL BİR HİKAYE Kendini bildiği bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı... Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi; "gölgeyi sever menekşeler" derdi. Oysa öğretmeni, bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara. Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı... Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi, her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande. Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti işte...Belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi. Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı.Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı. İlk olarak, okulda kimsenin yanına oturtmak istemediği Hacer'in "yanına oturmak istiyorum öğretmenim" diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış, şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı... Öğretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande'yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu: -Neden yavrum Hacer'in yanına oturmak istiyorsun? Hande cevap verdi: - Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı, belki de bu yüzden güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer'de güzeldi, onu fark etmek istiyorum, dedi. Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul dördüncü sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak: - Peki kızım, kimin yanında oturmak istersen oturabilirsin, dedi. Pazartesi Hande, Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi iki kere anlatınca anlayan fakir kızın yanına oturmayı istemişti... En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu. Birgün Hande ve ailesi Esin'lerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande, Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı; arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı? Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konuşmuyordu. Hande, canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande, karı çok seviyordu yürüdü, yürüd köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresindeki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi. Eve doğru bir adım attı, kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti, bu Hacer'di. Hande'ye gülümsüyordu. "Hoşgeldin Hande, buyurmaz mısın?" dedi. Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı, odun sobası her yeri ısıtmıştı. "Menekşeler" diyebildi sadece Hande... "Bu soğukta? Hacer gülümsedi; "Onlar annem için, annem onları çok sever. Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande; "Annen hasta mı? diye sordu. _Evet iki sene önce felç oldu, ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok. Birtek ineğimiz var, onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak vaktim olmuyor, dedi Hacer utanarak. "Bir de bizim köyde şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o lüzden de okula yorgun geliyorum, dersleri anlamakta güçlük çekiyorum"... Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu... Bir müddet sonra, "anne bu Hacer" diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande, annesine anlattı Hacer'in hayatını ağlayarak; "Bir şeyler yapalım anne" dedi. O hafta, annesi ve Hande, Hacer'lere gidip, annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Hande'lerden okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu...Seneler geçti, Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor...Hande ise bir öğretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor. Bir kızı var adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande... LÜTFEN SEVGİNİZE ÖN YARGI KOYMAYIN. HER ŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR. ALİ ÇOLAK
|